Ana içeriğe atla

Kentlerde Merkezler ve Alt Merkezler; Bir Alt Merkez Olarak Fatih Çarşamba


     Kentli olmak, kentin içinde varolabilmek yaşadığı yeri tanımlamaya, kimliklendirmeye ve dönüştürülmesine katkıda bulunmaktır. Kişi yaşadığı yerden dolayımlanarak kendini tarif eder, tanır[1] Bir kent okuması yaparken o kentin içindeki farklı alanları farklı metinlerle okuyabiliriz. Her bir mekan kendi gramerini oluşturur ve bir şekilde kentin herhangi bir alanında tecihen veya mecburen yaşayan birey ve/veya gruplar orayı içselleştirmek ve oranın algısal haritasını kendine göre yorumlamak ister.[Funda Şenol L, 1998] Kentte yaşayan insanların yaşam alanlarının mahiyeti yine kendileri tarafından atfedilmektedir. Bu durum, kentin devamlılık içinde olan çatışma(conflict) simgesini ve insanların tarih boyu ürettiği ne varsa hepsinin içinde yığılmış halde bulunan bir ''kent'' in ne olduğunu simgeler.[Augé, 1995:139] Sosyologlar ''kent fotoğraflarını'' yorumlamak için bireylerin/grupların gözünden mahallȋ çıkarımlar yaparak okumaları kentin içindeki ''simgeleri'' ve bu '' simgesel grupları'' görmeleri açısından önem taşır. Bu simgeler kentteki sosyal yapıların fotoğrafı konumundadır. Bu fotoğraflar kentin içselleştirilmiş alanlarını resmeder, bir başka deyişle kenti yukarıdan aşağıya doğru veya halkalar biçiminde modellemek, meslek gruplarına veya gelir seviyelerine göre dağıtmak yerine, tam tersine kentin bu fotoğraflar üzerinden kurgulandığını göstermeye çalışır.

    Kentleri açıklamak için yapılan pek çok fotoğrafik çalışma vardır. Bu çalışmalar genellikle kentleri diskrimine etme üzerinde yoğunlaşmıştır. Bunların arasından Ernest Burgess,  kentlerin sosyal yapısını  'Concentric Zone Model' ile açıklamaya çalışmıştır.  Bu çalışma, kent insanlarını hayvanlara benzeterek doğada kendi alanını yaratmaya çalışan hayvan türleri gibi kent insanlarının da sosyo-ekonomik kondisyonlarına bağlı olarak kentte kendi yerleşkelerini (districts) yarattığını söylemektedir.[2] Kentlerin haritasını çıkaran Burgess, kenti 6 bölgeye ayırmıştır. [E.W. Burgess, 1925] Kenti bir çember olarak haritalandırmış ve tam ortasına da iş alanlarının, rekreasyon alanlarının ve kolay ulaşımın olduğu 'merkez' bölgenin olduğu alanı yerleştirmiştir. Şehre ekolojik açıdan da yaklaşan bu çalışma, kentleri tek bir 'merkez' ve etrafındaki alanlar olarak resmetmektedir. Bir başka fotoğrafik çalışma ise Chauncy Harris ve Edward Ullman tarafından geliştirilen ''Çok Çekirdekli Kent Modeli'' (multiple nuclei model) ise sosyoloji geleneğinden gelen modellerin yetersizliklerine karşı ileri sürülmüştür.[3] Bu teoriye göre, bir kent büyüdükçe homojen ve spesifik aktivitelerin yürütüldüğü merkezler gelişir. Fakat bu merkezlerin, Burges[2]’ın birbiri içine geçmiş halkalar veya Hoyt[4] ’un iddia ettiği gibi sektörler  şeklinde gelişmesi gerekmez. Buna göre, günümüzdeki bir çok kent, konutsal, ticari, depolama, sanayi, finans, hükümet, kültürel ve eğitim hizmetlerinin yoğunlaştığı merkezlerden meydana gelmektedir. [Mehmet C. Marın ve Hakan Altıntaş, 2004] Şehirler, farklı etnik grupları, kültürleri, sosyal tabakaları, meslek grupları gibi sosyo-ekonomik ve kültürel yapılanmaları içeren heterojen bir yapıya sahiptir (Yörükan, 1968: 18). Bu durum, birey veya grup düzeyinde ilişkileri de farklılaştırmakta ve şehirlerde kendi içinde bütünleşmiş ancak kendi dışındakilerden de ayrışmış bir çok grubun oluşmasında etkili olmaktadır[5]

    Kentin toplumsal işlevlerinin toplumsal niteliklerinin ne olacağına ilişkin açık bir kavraış düzeyine ulaşılamamıştır. Toplumsal bir varlık olarak kent nedir? Bu konuda çeşitli görüşler ortaya atılmış, insanların, kalkınmanın nimetlerinden ve kolaylıklarından yararlanmak, ya da güvenlik ihtiyacı için kentlerde toplandıkları düşünülmüştür. Oysa çağdaş kent, belirtilen ihtiyaçları sağlamakla birlikte, daha geniş ve kapsamlı bir çerçeve içinde yer alan ortak yaşama arzusuyla farklı duygu, düşünce ve beklentileri olan grupları bir araya getiren belli dayanışma ve berabeliklerin yaşandığı coğrafi, ekonomik ve kurumsal ilişkiler sürecini de yansıtmaktadır.[6] ''Kentlerde Merkezler ve Alt Merkezler; Bir Alt Merkez Olarak Fatih Çarşamba'' çalışması  metropolde tek merkezin olduğunu ancak  kentte ''alt-merkez'' lerin de var olduğunu, Fatih Çarşamba üzerinden kentlerin nasıl monocentric(tek merkezli) yapıdan multi-sub-centric(alt merkezli) yapılara dönüştüğünü, ekonomik ve sosyal kavramlarla açıklamaya çalışmaktadır. Bir alt-merkez olarak Fatih Çarşamba'yı ele aldığımız zaman bu bölgeye gelen insanların, Harris ve Ullman' ın bahsettiği aktiviteler içinden en azından birinde var olmak adına geldiği düşünülebilir. Ancak Çarşamba insanlarının burada bir alt-merkez oluşturmasının altında, bu aktivitelerle birlikte başka motivasyon kaynaklarının da olduğunu söyleyebiliriz.

    1996'dan beri Çarşamba'da ikamet eden Muhammet Nadir Sezer, Çarşamba'yı ''Dünya İstanbul olsaydı, Çarşamba Medine olurdu'' diye tanımlıyor. Çarşamba' da yaşayan insanların mahalleye has kişiler olduğunu bunu dışarıdan gelen bir insanın farkedemeyeceğini belirtiyor. Aynı zamanda dışarıdan göç alan bir mahalle olduğunu da belirtiyor; '' Buraya insanlar üç şekilde geliyor; ilim, para ve kadın''. Burada Sezer'in ilimden kastettiği, İsmailağa cemaatine mensup kişilerin fenden edebiyata, matematikten yabancı dile kadar pek çok konuda cemiyet mensubu 'alim' ler tarafından aldığı eğitim.[7]  Para için gelen kişiler ise bölgeye zamanında gelmiş ve hala gelmeye devam eden buradaki ticari talep fırsatını görmüş insanlar. Sezer, '' Biz burada onun lokanta işlettiğini görüyoruz. Takke takıyor cüppe giyiyor ama biz biliyoruz ki o kişi evde, göründüğünden çok farklı. İçki de içiyor.'' derken burada yaşayan insanların birbirini çok iyi tanıdığını komşular arası istihbaratın çok gelişmiş olduğunu belirtiyor. Çarşamba' lıların bir yandan kentin getirdiği şartlara ayak uydurmaya çalışırken, bir yandan evlilik, örf, adet ve din gibi mekanizmaları devreye sokarak içinde yer aldığı grubu 'olması gerektiği' şekilde kontrol etme çabası içinde olduğunu söyleyebiliriz.[Ayata G, 1991] Burada yaşayan insanlar mahalledeki kısmi homojen yapıyı  kaybetmemek için toplu şekilde tepkilerini ortaya koyuyorlar. Yani Çarşamba' da alkol tüketen bir esnafın dükkanı kısa ömürlü oluyor. Son olarak Sezer, Çarşamba'ya kadın için gelen insanları ise şöyle tanımlıyor; ''Buraya kadın için gelen insanlar var. Özellikle bekar erkekler. Saygılı, namuslu müslüman kadınlarla evlenmek için geliyorlar ve cemaat mensubu saygın kişilerle görüşüp evlenmek için razı olan müslüan kadınları hanımı olarak alıyorlar.''   

     Burgess' e göre kent merkezi, şehrin ekonomik, sosyal ve külterel anlamda kalbi konumundadır.[E.W. Burgess, 1925] Bu bölgeyi, ulaşımın şehrin her tarafından mümkün olduğu, bütün ekonomik sınıfları istihdam edebilen, yaya ve araç hareketliliğinin yüksek olduğu coğrafi anlamda da kısmen şehrin merkezinde bulunduğu alanlar olarak kabul edebiliriz. Chicago School'un modelini İstanbul üzerinden okursak merkezin Levent-Şişli,-Beşiktaş hattı üzerinde olduğunu söyleyebiliriz. Bu bölgenin merkez-çevre ilişkisini de göz önüne aldığımız zaman İstanbul'un günlük nüfus hareketliliğinin bu hat üzerinde yoğunlaştığını ve kentin her bölgesinin -yani çevrenin-, merkezle o veya bu şekilde temas halinde olduğunu görüyoruz. Bu bağlamda merkezi, kentin ihtiyaçlarını karşılayan alanlar olarak da tanımlayabiliriz. Merkez şehrin her bölgesinden insanları çekerken bir yandan da kent, kendi içinde farklı çekim noktaları (alt-merkez) yaratımaktadır. Louis Wirth' in kenti heterojen olarak tanımlaması[Wirth L., 1938] alt-merkezlerin oluşmasına referans olarak gösterilebilir. Heterojen kentlerde farklı etnik, siyasi, ekonomik grupları görmek mümkün. Kente dair L.Wirth okuması yaparsak, Çarşamba' yı alt-merkez kavramına oturtabiliriz. Kendine ait bir yapı oluşturmuş bu semtte, aynı kültürden, aynı ekonomik sınıfdan insanların buluştuğu adeta  bir dernek olarak da görebiliriz. Bu noktada Fatih Çarşamba mahallesinin 'alt-merkez' liği daha fazla önem kazanıyor.

    Fatih Çarşamba, İstanbul'un Fatih ilçesine bağlı eski bir tarihe sahip olan semttir. İsminin Çarşamba olarak anılmasıyla ilgili iki yaklaşım vardır. Bunlardan biri, Fatih Sultan Mehmet tarafından İstanbul fethedildikten sonra karadenizde yaşayan Çarşamba'lıların karadenizden bu bölgeye yerleştirilmeleri, diğer bir yaklaşım ise bölgeye kurulan ve en büyük semt pazarlarından biri olan Çarşamba pazarının bu bölgede kuruluyor olmasıdır. Muhammet Nadir'in bellirttiği üzere bölgenin sosyal anlamda çekim

    Fatih semti coğrafi konumundan dolayı İstanbulun merkezi semtleri arasında yer almaktadır. Semtte Fatih Camii, Yavuz Sultan Selim Camii, İsmailağa Camii gibi birçok tarihi ibadethane ve medreseler bulunnmaktadır. Tarihi yarımadanın yukarısında, Fatih ve Eminönü arasında konumlanmmıştır ve bu özelliğiyle kentin oldukça merkezi bir bölgesindedir. Coğrafi konumunun yanı sıra dini nedenlerden dolayı da bölge halkı tarafından oldukça önemsenir. Buradaki cemaatten kaynaklanan bir toplumsal bütünleşme göze çarpmaktadır. Özellikle islami kesimde verilen referanslar sayesinde bölge halkı burayı İstanbul'un dini merkezi olarak atfetmiştir. 4 farklı mahalleden (Kocadede, Fatih, Yavuz Selim, Nişanca) oluşan semt, 28.000' e yakın nüfusu barındırmaktadır ve bu nüfusun 18.000'ini İsmailağa cemaati mensupları oluşturmaktadır.

   Yaptığımız saha araştırmalarında Çarşamba' da ikamet eden insanların özellikle İsmailağa cemaatine mensup kişilerin İstanbul haritasındaki hareketliliğinin çok kısır olduğunu, bu kısırlığın arkasında farklı momentumların yattığını öğrendik. Bu kentsel hareketliliğin ve Çarşamba mahallesinin 'özerk'liğinin Çarşamba insanları için ne ifade ettiğini anlamak için yaptığımız saha araştırmalarında, röportajlarda ve alt-merkez – merkez – çevre  üçgeni analizinde çok şaşırtıcı sonuçlar aldık.   

   Fatih Çarşamba, İstanbul' un Bizans döneminden beri ilk yerleşim yeri olan 'Suriçi' bölgesinde yer aldığı için tarihi anlamda kentin merkezi konumundadır. Ancak İstanbul'un büyük bir şehir olarak fotoğrafına baktığımızda Çarşamba'nın günümüzde bir mahalleden öteye geçemediğini görüyoruz. Dini yapıların ve medreselerin yoğunluğu Osmanlı döneminden itibaren semtin sosyal yapısında da etkili olmuş ve yaşam değerlerini dini kurallara daha sıkı bağlı olanların yoğunlaştığı bir semt olarak da tanınmıştır.Uzun yıllar Çarşamba sakinleri giyim kuşamlarından yaşam tarzlarına,dini kurallara çok sıkı bağlı bu değerleriyle tanınmışlardır. Bu özelliğiyle de İstanbul’da yerli yabancı herkes tarafından tanınan bir semt olmuştur. Burada yaşayan insanlar kendisine benzeyen insanlarla bir arada yaşayabilecek  bir alan yaratıyor. Ancak bu mühitte oturanların buluşma sebepleri ortak bir etnisiteye sahip olmak değil.  Tam tersi, mahallede yoğun oranda karadenizli yaşarkeren, güneydoğulu da, egeli de ikamet etmektedir. Çarşamba'ya yerleşen ilk kişilerin Samsun'dan geldiği, adını da Samsun' un ilçesi olan 'Çarşamba' dan aldığı söylenmektedir fakat şimdilerde mahallede Türkiye' nin çok farklı yerlerinden göç etmiş insanlar oturmaktadır.Bu da bize Çarşamba' nın etnisiteye dayalı bir formla var olan bir alt-merkez olmadığını gösteriyor. Bu alt-merkezde öne çıkan bir diğer nokta ise çevre ile fazla ilişki içinde olmaması. Mahallenin girişindeki sokakta bir ilkokul, bir de lise var. Sokak boyunca uzanan tesettür kadın giyim ve erkek giyim mağazalarıyla birlikte yemek salonları, yayınevleri, eczaneler, beyaz eşya dükkanları ve İsmailağa camiisi mahallenin  nasıl bir alt-merkez olduğunu resmediyor. Çarşamba insanlarına göre mahalle sınırlarları belirlenmiş ve şehrin geri kalanı ile ilişkiler dizayn edilmiş. Sorunsalımızı yaratırken bu sınırların ve ilişkilerin nasıl kurgulandığı üzerinden gideceğiz.

  
Artık Tedbirli Davranıyorlar
    Çalışma problematiğimizi 'Çarşamba mahallesinin alt-merkezleşme sürecini ve bu bağlamda mahalle insanlarının şehirdeki haretliliğini, çevre ile olan ilişkilerini nasıl anlamlandırdığı' üzerine belirledik. Problematiğimizi belirledikten sonra mahallenin sosyal yapısı gereği 'kartopu yöntemi' ni seçerek röportajlar yapmaya karar verdik. Bu yöntemi seçmemizdeki en büyük etken insanların röportaj yapmayı sert bir şekilde reddetmesi ve/veya röportajı yapmayı kabul eden insanların sorulara çekingen cevap vermesi. Daha önce gizli çekimlerle kötü anlatıldıkları için onlar için böyle bir araştırma demek ‘28Şubat’ demekti.[Faik Bulut, Aktüel, 2005]

    Projenin temel taşını oluşturan merkez-çevre ilişkisi ile ilgili olarak yaptığımız araştırmalarda Aktüel'de 2005 yılında çıkan yazının Çarşamba çalışmasına yardımcı olduğunu belirtmekte fayda var.

    Literatürde Türkiye’deki kentlerin formu ve arazi kullanımları gözlemlendiğinde, A.B.D. ve gelişmiş Avrupa ülkelerinin kentlerinden bir takım farklılıkları ilk etapta göze çarpar. Birincisi, kentlerimizin büyük bir bölümü birden fazla merkezi iş alanlarına sahiptir. Bu, belki de kentlerimizin doğal bir sürece uygun, plandan yoksun ve piyasa güçlerinin işlevi sonucu büyümesinden kaynaklanmaktadır. Diğer taraftan Anadolu'daki daha küçük ölçekli kentlerimizin bir bölümü de, genellikle ticari  aktivitelerin yoğunca bulunduğu tek bir merkezi iş alanı tarafından karakterize edildikleri bilinen bir gerçektir. Ülkemiz kentlerindeki arazi değerleri ile merkezi iş alanına olan uzaklık arasındaki ilişkinin nasıl olduğu, daha doğrusu bu ilişkinin Tek Merkezli Kent teorisiyle mi yoksa Çok Merkezli Kent teorisi ile mi uyumlu olduğu, bu konuda hiçbir çalışmanın bulunmamasından dolayı bilinmemektedir. Literatürde etkili olmuş modellerden biri de 'monocentric city' modelidir. Von Thünen’ın tüm dünyadan tamamıyla izole olmuş ve sadece merkezdeki mevcut bir tek kenti ürettiği tarımsal ürünlerle besleyen geniş ve düz bir tarımsal alanı hayal ederek geliştirdiği modeli, sonrasında yumuşattığı gerçekçi olmayan varsayımları yoluyla gerçek hayatla daha uyumlu hale getirir.[Chisholm, M. 1962] Çok Merkezli Kent modellerinden birisi de, Harris ve Ullman tarafından geliştirilen Çok Çekirdekli (Multiple Nuclei) Kent teorisi, sosyoloji geleneğinden gelen modellerin yetersizliklerine karşı ileri sürülmüştür. Bu teoriye göre, bir kent büyüdükçe homojen ve spesifik aktivitelerin yürütüldüğü merkezler gelişir. Fakat bu merkezlerin, Burges’ın birbiri içine geçmiş halkalar veya Hoyt ’un iddia ettiği gibi sektörler  şeklinde gelişmesi gerekmez. Buna göre, günümüzdeki bir çok kent, konutsal, ticari, depolama, sanayi, finans, hükümet, kültürel ve eğitim hizmetlerinin yoğunlaştığı merkezlerden meydana gelmektedir. [Mehmet C. Marın ve Hakan Altıntaş, 2004] Fatih Çarşamba'yı da bu merkezlerden biri olarak ele aldığımız zaman bu bölgeye gelen insanların bu aktivitelerden en azından birinde var olmak adına geldiği düşünülebilir. Ancak Çarşamba insanlarının burada bir merkez oluşturması bu aktivitelerle birlikte başka motivasyon kaynaklarının olduğunu söyleyebiliriz.

''Dünya İstanbul olsaydı Çarşamba Medine olurdu''
    1996'dan beri Çarşamba'da ikamet eden Muhammet Nadir Sezer Çarşamba'yı ''Dünya İstanbul olsaydı Çarşamba Medine olurdu'' diye tanımlıyor. Çarşamba' da yaşayan insanların mahalleye has kişiler olduğunu bunu dışarıdan gelen bir insanın farkedemeyeceğini belirtiyor. Aynı zamanda dışarıdan göç alan bir mahalle olduğunu da belirtiyor; '' Buraya insanlar üç şekilde geliyor; ilim, para ve kadın''.Burada Sezer'in ilimden kastettiği, İsmailağa cemaatine mensup kişilerin fenden edebiyata, matematikten yabancı dile kadar pek çok konuda cemiyet mensubu 'alim' ler tarafından aldığı eğitim. Para için gelen kişiler ise bölgeye zamanında gelmiş ve hala gelmeye devam eden buradaki ticari talep fırsatını görmüş insanlar. Sezer, '' Biz burada onun lokanta işlettiğini görüyoruz. Takke takıyor cüppe giyiyor ama biz biliyoruz ki o kişi evde, göründüğünden çok farklı. İçki de içiyor.'' derken burada yaşayan insanların birbirini çok iyi tanıdığını komşular arası istihbaratın çok gelişmiş olduğunu belirtiyor. Bu noktada Ayşe Güneş Ayata'nın ''Gecekonduda Kimlik Sorunu'' adlı makalesinde bahsettiği gecekondu mahallelerindeki 'sosyal kontrol aracı' nı Çarşamba üzerinden de okuyabiliriz.Burada yaşayan insanlar mahalledeki homojen yapıyı  kaybetmemek için toplu şekilde tepkilerini ortaya koyuyorlar. Yani Çarşamba' da alkol tüketen bir esnafın dükkanı kısa ömürlü oluyor. Son olarak Sezer Çarşamba'ya kadın için gelen insanları ise şöyle tanımlıyor; ''Buraya kadın için gelen insanlar var. Özellikle bekar erkekler. Saygılı, namuslu müslüman kadınlarla evlenmek için geliyorlar ve cemaat mensubu saygın kişilerle görüşüp evlenmek için razı olan müslüan kadınları hanımı olarak alıyorlar.'' Böyle bir evlenme geleneği de bize mahalledeki kapanmayı gösteriyor. Çarşamba'daki çevre-merkez ilişkisine baktığımız zaman yaptığımız görüşmeler doğrultusunda insanların çok gerekmedikçe farklı semtlere seyahat etmediklerini görüyoruz. Mahalledeki erkeklerin büyük çoğunluğu ise mahalle içindeki işyerlerinde işçi, küçük esnaf olarak ya da hafız olarak çalışıyor. Mahallede emekli sayısı da bir hayli fazla. Mahallenin kadınları çalışmamakta, çalışan kadınlar ise ev içinde yapılacak işlerle evin ekonomisine katkı sağlamaktadır. Kadınların ev ekonomisine katkısına kamusal alanda çalışmayı gerektirmeyecek şekilde izin verilmektedir. Röportaj yaptığımız Ayşe Özcan;36yaşında evlenmiş Çarşambada yaşayan iki çocuk annesi bir ev hanımı. Kızların genelde erken evlenmediklerini kendi yaşında evliliğin iyi bir yaş olduğunu düşünüyor. Bizi arkadaşının evinde ağırlayarak bizimle çok hoş ve içten bir sohbet gerçekleştirdi. Ayşe Hanım'ı beklerken arkadaşı bize ''beklerken okursunuz'' diye dergi ve kitaplar ikram eti. Okudukları dergiler aile ve çocuk gelişimi ile ilgili dergiler ve cemaatlerinin aylık çıkan dergileriydi. Eğitime çok önem verdikleri ve çocukları için evlere emekli öğretmenleri özel olarak ders vermek için çağırdıklarını söylediler. Çocuklarına okullarda verilen desteklerin yanı sıra dini eğitimlerini de veriyorlar. Kadınlar çalışıyorlar fakat İslami şartlara uygun bir şekilde çalışmaya özen gösteriyorlar. Kadınlar arası toplantılarda ürün satışı yapılıyor, kocalar da Çarşamba'da terzi veya lokantalarda çalışıyorlar. Burası bizim için merkez. Burada insanlar  çalışıyor, ibadet ediyor. İsmailağa faktörünü de unutmamak gerekir'' Mahalledeki insanlar Çarşambayı bir merkez olarak görüyor. Başka yerlerde tutunamayıp buraya yerleşenler bile var. İstanbul' un 'merkez' ine çok yakın bir bölge olmasına rağmen daha önce hiç Levent' e, Beyoğlu' na veya Mecidiyeköy' e gitmeyen insanlar var. Röportaj yaptığımız Muhammet Nadir Bey ise mahalleden ayrılmamaya çalıştığını belirtiyor.''Uzun yıllardır Beyoğlu'na gitmedim. Orada Atik Efendi hazretlerinin kabri var. Oraya gittiğim zaman otobüste, dolmuşta bana bakan insanlara tek bir cümleyle kendimi anlatmalıyım. Çünkü vaktim yok. Güzel bir cümle bulup onlara söylemeliyim. Bunu düşünüyorum. Halbuki bilmiyor ki bana bakarak beni değil yaradını beğenmiyor. O yüzden gitmiyorum ben de''' Bu söyleminde Nadir Bey' in kentte kendini yabancı hissetiğini ancak Çarşamba' da kimliğini yaşayabildiğini söylemeye çalıştığını anlayabiliriz. Burada Simmel'in iddia ettiği, ''küçük alanlar total bir isan modeli yaratır. İnsanlar toplumdan dışlanmamak adına o insan kalbına uyarlar ve bunun sonucu olarak özgürleşemezler'' teorisine atıfta bulunursak bunun Çarşamba özelinde ve buna benzer kurgulanmış diğer alt-merkezlerde pek mümkün olmadığını söyleyebiliriz. 


    Sonuç olarak mahallede yaşayan insanlar için Çarşamba' nın kurgulanmış bir alt merkez olduğunu, Türk mahallesinden ve China Town'dan farklı olarak ikamet eden insanların buradaki alt-merkez kavramının onlar için önemli olduğunu çünkü kimliklerini ifade edebilecek bir alan olduğunu söyleyebiliriz. Buranın insanları bilinçli bir şekilde alt-merkez kavramını tanımlayamasalar bile herkes mahallenin özerkliğinin farkında ve bunu korumak için ellerinden geleni yapıyorlar. Bu araştırma sonucunda kentlerde özellikle İstanbul gibi kozmopolit şehirlerde tek bir merkezin kent insanı için yetersiz olduğunu, insanların ihtiyaçlarına yönelik kamusal alanlar yarattığını ve bu alanlar içinde şehirle çok fazla etkileşime girmeden yaşayabildiğini söyleyebiliriz. Başa dönecek olursak bu çalışma bize     ' Tek Merekezli Kent Teorisi ' nin bütün kentlerde okunamayacağını gösteriyor. Fatih Çarşamba bu eleştiriye olabilecek en uygun örneklerden birisi.

Kaynakça

[1] Şenol, Funda L. ve Cantek L,(1998) “Vitrinin Dışı, Haritanın Dibi veya Kenar Mahalleye Dair ‘Dip’ Notlar”, Birikim, Sayı: 111/112, 126-136

[2] Park, R.E.W. Burgess ve R. D. McKenzie (1925), ''The City'', The University of Chicago Pres, Chicago,

[3] Schwab, William A., (1992), ''The Sociology of Cities'', Prentice-Hall Inc., Englewood Cliffs, USA

[4] Hoyt, H.,(1939), ''The Structure and Growth of Residential Neighborhoods in American Cities'', Federal Housing Administration, Washington, D.C.

[5] Karaman K.,(2003) ''Türkiye’ de Şehirleşme Olgusu ve Gecekondu Sorunu'' Doğu Anadolu Bölgesi Araştırmaları 4.

[6] Saran, Mehmet Ulvi ,(1995), "Yeni Kent Düzeninin Toplumsal Temelleri" Çağdaş Yerel Yönetimler Dergisi, Cilt 4,Sayı3

[7] Ustaosmanoğlu M,(Mahmut Efendi), (1991) ''Ruh'ul Furkan Tefsiri 1.cilt'' Sirac Yayınevi, İstanbul



Wirth,L(1930)Urbanism As Way Of  Life, From Amerikan  Journal of Sociology.       

Simmel,G(1950)The metropolis and Mental Life.:From the sociology of George Simmel

Lin,j and Mele,C.(2005)The Urban Reader Sociology Reader. Usa: Abingdon
Wallerstein, Immanuel (2004), World-Systems Analysis: An Introduction, Duke

Bu blogdaki popüler yayınlar

Devletin Propaganda Araçları; Ders Kitapları

     Türkiye 'de ders kitaplarının demokrasi, insan hakları ve ayrımcılık gibi kavramlar üzerinden incelenmesi ve kitapların bu kavramlar dahilinde düzenlenmeye başlaması Türkiye' ye ait değerlerin, kalıpyargıların ve mitlerin de yeniden tartışılmasına yol açmıştır. Evrensel hukuk kuralları dahilinde ele alınan demokrasi, insan hakları ve ayrımcılıkla ilgili tartışmalar birbirleriyle kesişen kümeler gibilerdir ve birbirlerinden bağımsız olarak tek başına tartışılamazlar. Türkiye' nin bu 3 temel kavram konusunda geri kalmışlığı yadsınamaz ve ayrıca bir tartışma konusu olarak ele alınabilir. Ancak cumhuriyet' ten sonraki süreçte devletin ideoljik aygıtları olarak kullanılan ders kitapları Türkiye'de yetişen yeni nesilleri ideolojik olarak şekillendirme üzerine tasarlanmıştır.        Bugüne kadar devlet aygıtları tarafından uygulanan politikların meşrulaştırılması ve sorgulanamaz hale gelmesinde eğtimin payı oldukça fazladır. Cumhuriyet' le birlikte ...

Halkın Dini - Devletin Dini

Popüler kavramının dinsel yaşam içinde ne şekilde yer tuttuğuna bakacak olursak karşımıza popüler kültüre nüfuz eden dinselliği ve onu karşısında duran resmi olgularla şekillenmiş kurumları görüyoruz. Bu resmi kurumların, altında çatıyı kaldırdığımız zaman kurumsallaşmış yapıların yanında halk katmanlarının yorumu vardır. Bu yorumlar geniş kitlelere hitap ettiği için de ''popüler'' tanımını almıştır. Resmi olan karşısında popüler dini içsel dinamizmden yoksun, dinselliği yanlış kavranmış, eksiltilmiş, saflığını bozmuş olarak algılamak onu bir dinsel formasyon olarak kavramayı zorlaştırmıştır. Sözlü, resmi olmayan kitabı olmayan dinsellikle yani popüler dinle resmi, kitabi, seçkin din arasında bir karşıtlık, diyalektik bir ilişki vardır. Bunun sonucunda resmi olan ''büyük'' kültürle popüler olan ''küçük'' arasında her zaman yukarıdan aşağıya doğru bir ilişki olmamıştır. ''Küçük'' kültürün ''büyük'' kültü...