Ana içeriğe atla

Devletin Propaganda Araçları; Ders Kitapları

    Türkiye 'de ders kitaplarının demokrasi, insan hakları ve ayrımcılık gibi kavramlar üzerinden incelenmesi ve kitapların bu kavramlar dahilinde düzenlenmeye başlaması Türkiye' ye ait değerlerin, kalıpyargıların ve mitlerin de yeniden tartışılmasına yol açmıştır. Evrensel hukuk kuralları dahilinde ele alınan demokrasi, insan hakları ve ayrımcılıkla ilgili tartışmalar birbirleriyle kesişen kümeler gibilerdir ve birbirlerinden bağımsız olarak tek başına tartışılamazlar. Türkiye' nin bu 3 temel kavram konusunda geri kalmışlığı yadsınamaz ve ayrıca bir tartışma konusu olarak ele alınabilir. Ancak cumhuriyet' ten sonraki süreçte devletin ideoljik aygıtları olarak kullanılan ders kitapları Türkiye'de yetişen yeni nesilleri ideolojik olarak şekillendirme üzerine tasarlanmıştır.

     Bugüne kadar devlet aygıtları tarafından uygulanan politikların meşrulaştırılması ve sorgulanamaz hale gelmesinde eğtimin payı oldukça fazladır. Cumhuriyet' le birlikte kurgulanan 'ulus devlet' kavramıyla farklı dini ve etnik kökenler ulus devlet çatısı altında tek bir millet olarak düşünülmektedir. Farklılıklarımız bir bakıma yok sayan, aynı kimliği benimsemiş bir toplum kurgulanmıştır ve bu kurgunun hayata geçirilmesindeki temel araçlardan biri eğitimdir. Merkez tarafından belirlenen müfredat, atanan öğretmenler, basılan ders kitapları bu kurgunun kontrol edilebilir olmasını kolaylaştırmıştır. Ancak bu kurgunun politik olduğunu düşünürsek, eğitim sürecinin dinamiklerini oluşturan müfredatın ve ders kitaplarının da politik olduğunu ve politik olanın evrensel ve kapsayıcı değil, oldukça dar ve tek taraflı olduğunu söyleyebiliriz. Ulus kimlik kavramının da bu kapsayıcılıktan uzak olarak pek çok etnisiteyi yok saydığını görüyoruz. Bugüne     kadar ders kitaplarında Kürt, Ermeni ve/veya diğer grupların belirtilmemesi ulus devlet anlayışının eğitim üzerindeki yanısmaları olduğunu görebiliriz. 2002 yılında AKP 'nin iktidara gelmesiyle bu anlayışın kırıldığı, ve ulus devlet anlayışının yeniden tartışılabilir olduğunu da söyleyebiliriz. Ancak yine de ders kitaplarındaki sorunlar sivil hayatımızda yaşanan olumlu gelişmelere paralel olarak ilerlememektedir. Bu süreç, toplumun demokratikleşmesi ile çatışan devlet algısı olarak okunabilir. Devletin tek taraflı, empozist ve kokuşmuş zihniyetine karşı toplumun talep ettiği özgürlükçü, demokratik ve yenilikçi bir zihniyet. Eğitim süreci sonunda insanlar aynı ulus-devletin kimliğini benimsemiş, aynı ülküyle donanmış ve aynı hisleri yansıtan bir muhayyileye sahip olacaktı. Ancak bugün tüm dünyada 150-200 yıllık bir ulus-devlet tecrübesinden sonra ulusal kimlik şemsiyesini kaldırıp birbirimize baktığımızda, pek de aynı hislerle dolu olmadığımızı, birbirimizi tanımadığımızı, birbirimizin acılarının dahi farkında olmadığımızı görüyoruz. Ulus-devlet kimliği yaratma adına tarihin sürekli tek yanlı kurgulandığını, ülke içindeki farklılıkların görünmez hale
getirildiğini fark ediyoruz.[1]

   1923' ten günümüze kadar uygulanan eğitim ve terbiye ağırlıklı ders programları, çağa ayak uydurmayan ve basmakalıp yargılardan oluşan, indirgemeci, milliyetçi ve cinsiyetçi  olması yüzünden eleştirilmektedir. Devletin tanımlama aracı olarak işlev gören bu kitaplar, 2003 yılında AKP tarafından tamamen değiştirildi.  Ancak bu değişiklik, tanımlama aracının bir başka el değiştirmesinden öteye gidemedi ve AKP bu değişikliği kendi ideolojisine göre kullandı. Bugün İlköğretim Hayat Bilgisi kitabında gördüğümüz aile yapısı ve kadının sosyal yaşamdaki rolü oldukça sığı çizilmiştir. Türbanlı kadının ders kitaplarındaki resimlerde görünmesi olumlu bir gelişme iken, işe giden veya işten gelen bir kadının resimlerde yer almaması ise arzulanan çok sesli, çok renkli ve toplumun bütün motiflerini yansıtacak bir eğitim/öğretim programının henüz yerleşmediğini göstermektedir


   Ezberci eğitimin yerine düşünebilme, sorgulayabilme ve 'doğru' bilgiye ulaşabilmesi becerilerini edindirmek, eğitimin günümüz global dünyasında sorumlu olduğu asli görevlerdendir. 2003 yılında programın değiştirildiği vurgulansa da kitaplarda hala ezberci, kurgulanmış değer ve kalıp yargılarını sunan bir programın mevcut olduğunu görüyoruz. Bu durumda yapılan değişikliklerin ön incelemesi yapılmadan, akademisyen ve pedagoglara danışılmadan hazırlandığını söyleyebiliriz. Böylesi bir değişikliğin de daha tehlikeli sonuçlar doğuracağını inkar edemeyiz. Bu noktada  milliyetçilik, cinsiyetçilik, miltarizm gibi kavramlar bir kenara Türkiye'nin çağdaşlaşmasının önündeki en büyük sorunlardan Kürt sorunu ve Ermeni asimilasyonuyla yüzleşilememesi gibi konuların Tarih kitaplarında yer almaması bu konuda yapılan değişkliliklerin ne kadar yüzeysel yapıldığını göstermektedir. Bugün resmi tarih, devletin ideolojisini yanstacak biçimde çarpıtılmıştır.  Konuların bu biçimde ele alınması, resmi tarihten yana olanlar ya da olmayanlar diye bir ayrıma yol açmış; böylece önemli olanın tarihte resmilik anlayışı ya  da ona karşıtlık değil, gerçekleri tek bir açı yerine, gerçekleri her yönüyle aydınlatmaya çalışmak ikinci plana atılmıştır. (Turan 1991 : 11)
Bu tek taraflı tarih anlatımı aynı zamanda farklı perspektiflerin oluşmasının önüne geçmiş, tarihi yorumlayacak ve sorgulayacak olan öğrencilere de ezberci bir tarih öğretimi yapılmıştır. Bunun sonucu olarak öğrenciler, tarihin onlara sunulandan ibaret olduğunu kabul ederek, öğrencilerin araştırma yapmaya ihtiyaç duymamaları sağlanmıştır.

   Şeklen ve içerik olarak dayatılan bunca ideolojik bilgi yığının altını kaldırdığımız zaman ise çok daha vahim olan bir gerçekle karşılaşıyoruz. Ders kitaplarının idelojik olarak biçimlendirirken kullanılan dilin basitçe yapılmış hatalar, gözden kaçan ihmaller ya da yazarın sorumsuzluğu olmadığını, çok daha detaylı incelendiğinde ırkçı, cinsiyetçi, militarist ve farklılıklara tahammül edemeyen bir ideolojinin ürünü olduğunu görüyoruz. Tarih Vakfı'nın çatısı altında toplanan çok sayıda akademisyen ve gönüllülerden oluşan ''Ders Kitaplarında İnsan Hakları Projesi'' ekibinin belirlediği niteliksel ölçütler çerçevesinde incelenen ders kitaplarının ne kadar sorunlu ve olduğunu gözükmektedir. Projenin nelirlediği ölçütler üzerinden yapılan Lise Milli Güvenik Bilgisi'' araştırmamda ders kitabında bulunmaması gereken pek çok cümle veya bölümler buldum.

   Kitabun bir bölümünde şöyle bir paragrafa yer verilmiştir; ''Bugün için tehdit olma özelliği devam eden ve vatandaşlarımızdan bir kısmının ayrı bir ırk ve millet olduğu iddiaları ile sürdürülen bölücü faaliyetler Osmanlı İmparatorluğu'nun yükselme devri sonlarına doğru dış güçlerin gayretleri ile başlatılmıştır. Avrupa devletlerinin bu yöndeki çabaları yalnızca 19' uncu yüzyılın isyanlarını etkilemekle sınırlı kalmamış aynı zamanda etnik-bölücü örgütlerin oluşumunda etkin bir rol oynamıştır.'' Bu cümlede Türkiye'nin içinde bulunduğu güvensiz durum ile ilgili önermeler vurgulanmaktadır. Özellikle ''vatandaşlarımızdan bir kısmının ayrı bir ırk ve millet olduğu iddiaları'' kısmında dolaylı biçimde belirtilmek istenen Kürt vatandaşlardır.'İddia etmek' deyimiyle direk olarak Kürt ırkının varlığını reddetmektedir. Bu cümle  Türkiye'de yaşayan Kürt ırkını yok sayarak madde 8  ''Yurttaşlığın, yurtseverlik/milliyetçilik ve milli değerlerin, evrensel/genel bağlamda değil, etnik olarak Türklük ve dinsel olarak İslamiyet bağlamında tanımlanıp açıklanması'' kapsamına girmiştir. Özellikle madde 11'de belirtildiği gibi farklı etnik ve dini grupların bir zenginlik değil, bir tehdit unsuru olarak gösterilmesine Lise Milli Güvenlik Kitabı'nda sıkça rastlanmaktadır. Azınlıkların ve farklı etnik ve ideolojik gruplar kitapta ya ülke bütünlüğünün ve güvenliğinin bozulmasına yönelik tehditler olarak bahsedilmiş ya da  hiç bahsedilmemiştir. Tüm bu iddialar ve söylemler, çokkültürlülük- ayrımcılık, gibi  kavramlar ekseninde sürmektedir. Ders kitaplarının kutuplaştırıcı bu dili sayesinde bütün bunlar karşısında toplum olarak, “ayrımcılık” kavramının dışsal bir olgu, toplumsal ve coğrafi sınırlarımızın içinde ama bizden uzak bir gerçeklik olduğunu  düşünüyor, soyutlama ile, yanı başımızda  yaşanan  benzer olgu ve olayları tanımlamaktan kaçıyoruz.
  
   Yine aynı kitaptan bir bölümde ise askerlik kavramından şu şekilde bahsetmektedir; ''Türk vatanını, Türk istiklalini ve cumhuriyetini korumak için harp sanatını öğrenme ve yapma yükümlülüğüdür. Bu yükümlülük özel kanunlarla belirlenir. Yüce bir yurt ve millet hizmeti olan askerlik, gençleri gerçek yaşam şartlarına alıştırır ve yetiştirir.'' cümlede ''askerlik'' kavramı öğrencilere sivil hayatın olmazsa olmaz bir parçası gibi gösteriliyor. Bu cümlede geçen ''gerçek yaşam şartları''nın tanımı bulanıklık yaratmaktadır ve öğrencilere içinde bulundukları yaşamın gerçeklik olmadığını asıl gerçekliğin askerlik görevi sırasında algılanabileceğini iddia etmektedir. Gerçek yaşam şartlarının ne olduğu ile ilgili herhangi bir kesin tanım bile yapılamayacağı halde askerliğe zorunlu bir kamu görevinden fazlası olan yüce, kutsal, yetiştirici gibi anlamlar yüklenerek öğrencilerin sorgulamasının ve yorum yapması engellenmektedir. Bu durum da öğrencilerin devlet yapısını, işlevini/işlevsizliğini, kamu dairelerini ve bürokrasi gibi kavramları sorgulamaktan kaçınan birer birey olarak yetişmelerine yol açmaktadır.

   Sonuç olarak, eğitim programındaki sorun, sadece Türkiye'nin değil, dünyanın diğer ülkelerinde de var olan sorunlardır. Fakat batılı ülkelere baktığımız zaman bu sorunu nasıl aştığına, eğitiminin seviyesini evrensel hukuk kurallarına nasıl yükselttiğine bakmak  gerekir. Özellikle Nazi Almanya' sının Yahudi soykırımı sonrasında tarihiyle nasıl yüzleştiğine ve bu yüzleşmeyi eğitiminde nasıl dönüştürdüğüne bakmalıyız. Bu bağlamda, Türkiye'nin ulus-devlet yapısı tartışılmaya başlamışken bu dönüşümün başlangıç noktasının ders kitapları olması çok önemlidir. Yeni bir Türkiye algısı oluşturmak için ve  'birlikte nasıl yaşanabilir?'' ve ''toplumsal dönüşümü nasıl gerçekleştiririz?'' sorusu ders kitaplarında da işlenmelidir. Şimdiye kadar olagelmiş devlet ve devletçilik zihniyeti , Türklük anlayışı, yabancı tehdit algısı, iç mihrak algısı gibi konuların ve Türkiye' de var olan hassas konuların (Alevilik, Kürtlük ve Laiklik vb.) ders kitaplarında nasıl tanımlanacağı üzerinde düşünürken evrensel değerleri göz önünde bulundurmamız gerekiyor .


[1] Çayır, K. (2010). Yeni bir ‘biz’ anlayışı geliştirme yolunda eğitim, ders kitapları ve okullar, eğitim, Çatışma ve toplumsal barış: türkiye’den ve dünyadan Örnekler içinde. İstanbul: Tarih Vakfı Yayınları.

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kentlerde Merkezler ve Alt Merkezler; Bir Alt Merkez Olarak Fatih Çarşamba

       Kentli olmak, kentin içinde varolabilmek yaşadığı yeri tanımlamaya, kimliklendirmeye ve dönüştürülmesine katkıda bulunmaktır. Kişi yaşadığı yerden dolayımlanarak kendini tarif eder, tanır[1] Bir kent okuması yaparken o kentin içindeki farklı alanları farklı metinlerle okuyabiliriz. Her bir mekan kendi gramerini oluşturur ve bir şekilde kentin herhangi bir alanında tecihen veya mecburen yaşayan birey ve/veya gruplar orayı içselleştirmek ve oranın algısal haritasını kendine göre yorumlamak ister.[Funda Şenol L, 1998] Kentte yaşayan insanların yaşam alanlarının mahiyeti yine kendileri tarafından atfedilmektedir. Bu durum, kentin devamlılık içinde olan çatışma(conflict) simgesini ve insanların tarih boyu ürettiği ne varsa hepsinin içinde yığılmış halde bulunan bir ''kent'' in ne olduğunu simgeler.[Augé, 1995:139] Sosyologlar ''kent fotoğraflarını'' yorumlamak için bireylerin/grupların gözünden mahallȋ çıkarımlar yaparak okumaları kentin içindeki ...

Halkın Dini - Devletin Dini

Popüler kavramının dinsel yaşam içinde ne şekilde yer tuttuğuna bakacak olursak karşımıza popüler kültüre nüfuz eden dinselliği ve onu karşısında duran resmi olgularla şekillenmiş kurumları görüyoruz. Bu resmi kurumların, altında çatıyı kaldırdığımız zaman kurumsallaşmış yapıların yanında halk katmanlarının yorumu vardır. Bu yorumlar geniş kitlelere hitap ettiği için de ''popüler'' tanımını almıştır. Resmi olan karşısında popüler dini içsel dinamizmden yoksun, dinselliği yanlış kavranmış, eksiltilmiş, saflığını bozmuş olarak algılamak onu bir dinsel formasyon olarak kavramayı zorlaştırmıştır. Sözlü, resmi olmayan kitabı olmayan dinsellikle yani popüler dinle resmi, kitabi, seçkin din arasında bir karşıtlık, diyalektik bir ilişki vardır. Bunun sonucunda resmi olan ''büyük'' kültürle popüler olan ''küçük'' arasında her zaman yukarıdan aşağıya doğru bir ilişki olmamıştır. ''Küçük'' kültürün ''büyük'' kültü...